Künye Reklam
Menü
Siyaseti Sertleştirme Oyunu! | M. Sarıalioğlu
M. Sarıalioğlu

takahaber61@gmail.com

Siyaseti Sertleştirme Oyunu!

Ankara’da bu hafta hava çok soğuktu. Az bir kar yağdı ve soğuktan yere yapıştı. Zemin kayganlaştı. Dikkatsiz atılan her adım sizi yere yapıştırır hale geldi. Akıllı siyasetçiler bu tür havalarda piyasaya çıkmamaya gayret eder. Bir de uyanık siyasetçiler vardır. Onlar ise ortalığın boş ve sakin olmasını değerlendirerek sokağa atlar. Belirsiz ve tehlikeli dönemlerde risk alarak aniden yükselmenin peşine düşer.

Buz kesmiş havaya nazire yaparcasına siyaset de soğuk kış günlerini yaşıyor. Sert bir hava hâkim. Herkes gergin. Her partide başka bir gerilim ya da heyecan var. Herkesin içi içine sığmıyor.

Amerika’da Biden görevi sağ salim devraldı. Amerika dünyaya yayılan olumsuz imajını silmek için yemin törenini bayağı abarttı. Köklü ve güçlü gelenekleri olan bir küresel güç imajını toparlamaya çalıştı. Ama abarttıkça bizim yabancı liderleri ağırladığımız görkemli koltuklar aklıma geldi. Kaybettiğimiz öz güveni simgeleyen o garip koltuklar. Artık yenidünyada bu imajların peşine düşmek komik görülüyor. Yeni nesil bu abartıları pek satın almıyor.

Biden’in göreve başlaması muhalefette ciddi bir heyecan uyandırmış durumda. Akşener, Biden geldiği için Erdoğan’ın gücünü yenilemek isteyeceğini iddia ederek seçim beklentisine girmiş.  Cumhurbaşkanına “dengeler değişiyor ve bu dengelerde yer bulmak için seçime gidip yeniden seçilmelisin. Seçilemesen de seçimle gidebilmeyi başarabilirsin” demeye getiriyor. Aslında Erdoğan’ı tehdit ediyor. “Ya erken seçim kararı alır usulüyle gidersin ya da ülkede yeni senaryolara hazır ol” mealinde tehdit olarak algılanabilir bu erken seçim çıkışı.

Erdoğan erken seçim çıkışına açıkça rest çekti. Seçimle güç tazelemek yerine yeni duruma göre siyaset üretmeye hazır olduğunu vurguladı. Cumhur ittifakının mevcut durumu yönetebileceğini ima etti.

Muhalefetin bir de B planı var elbette. “Erken seçim olmazsa iktidara dış baskıyı dayanılmaz düzeyde artırmak.”  İktidarı sertleşmeye, duygusal tepkiler vermeye, kavgaya zorlamak için hamleler yapmak.

Önce Avrupa Birliği tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları gelmeye başladı. Kavala kararında, “derhal ve koşulsuz uyulması” gibi sert, tehditkâr ve tahrik edici ifadeler aslında iktidarı duygusal tepkiye zorluyor. Ardından Avrupa Parlamentosu baskının dozunu artırmak için Türkiye’yi AİHM’in kararına koşulsuz olarak uymaya çağırdı.

İçerde de Anayasa Mahkemesi, Avrupa Birliği baskısına paralel kararlar alarak iktidarı duygusal tepki vermeye zorluyor. Belki de daha sakin ve akıllı davranması konusunda uyarıyor.

Bir de durup dururken organize dayak eylemleri gelişiyor. Eski ülkücü, sonra Ak Parti milletvekilliği yapmış şimdi de muhalif olmuş bir isme saldırmak ve ona şiddet uygulamak fena bir senaryo değil. Elbette eski dostları, ters düşüp ayrıldıkları camialar doğal şüpheli olacak. Cumhur ittifakı suçlanacak. MHP zanlı sandalyesine konulacak. Ak Parti onu koruyan konumuna düşürülecek ve 1960 öncesi muhaliflere saldırılar sendromu hatırlatılacak. Üstüne savcının baskı gördüğü haberleri de gelince senaryonun cilası da tamamlandı.

CHP liderinin %85 katılımlı bir seçimin sonucunda, %52 oy alarak seçilen bir Cumhurbaşkanına “sözde cumhurbaşkanı” ifadesini kullanması, HDP milletvekilinin Diyarbakır annelerini tahrik edercesine zafer işareti yapması ve ABD’den Türkiye’ye gönderilen sert mesajları beraberce okumak gerekiyor. Tam bu sırada, Amerika’da dış işleri bakanı olması beklenen Blinken Türkiye’den “sözde müttefiğimiz” diye bahsediyor. Sözde ifadesini hatırlatarak muhalefet ile bağ kuruyor. Türkiye’nin Rusya ile iş tutmasını asla kabul edemeyeceklerini vurguluyor. Ardından Biden ve ekibi ABD’nin stratejisini şu şekilde özetliyorlar: “Amerika küresel gücüne yeniden dönüyor.” Bunun anlamı şu: Amerika küresel hegemonya siyasetine geri dönüyor. Uluslararası kurumlar üzerindeki hâkimiyetini ve Avrupa Devletleri ile ittifakını geliştirerek dünyanın jandarmalığı misyonuna yeniden soyunuyor.

Dışarıdan gelmekte olan bu baskı dalgasına destek olmaya hazırlanan muhalefet, içerden iktidarı sertleşmeyi amaç edinmiş görünüyor. Buna karşılık hükümet kanadı, yeni ABD Başkanı ile sorunlu konuları iyi niyetle ele almaya hazır olduğu mesajını vermeye çalışıyor. Avrupa ile iyi ilişkilerini ciddi reformlar yapacaklarını belirterek teyit etmeye çalışıyor. Kısacası sertliği azaltmaya, kavga ve çatışma ortamını yumuşatmaya mesai harcıyor.

Muhalefetin işi kolay. Dışarıdaki Türkiye karşıtı söylemleri içeriye taşımak, yerlileştirip halka sunmak. Ancak iktidarın bu sertleşme tahriklerine karşı işi daha zor görünüyor. 19 yıldır hizaya getirmeye çalıştığı bürokrasi hala güvenilmez. Bürokraside hala iktidarın bu yumuşama girişimlerini baltalamaya çalışan ciddi çıkışlar oluyor. Bazıları buna kripto FETÖ’cüler diyor. Ancak ben bu grubun daha geniş bir tanımı olduğunu düşünüyorum. Kalan FETÖ zihniyeti bunun sadece bir parçası. Bu bürokratik vesayetin Cumhuriyet öncesine bile uzanan bir geçmişi, geleneği var. Bu geleneğin adı “Gölgelenme Geleneğidir” Örneğin ABD’nin gölgesi kalktı mı hemen İngiliz gölgesine sığınır bunlar. Bu yüzden de biz dışarıdan baktığımızda, FETÖ benzeri bir yapı izlenimi alırız. Çünkü bu bürokratik geleneğin yapısı, zihniyeti ve metotları aynıdır. Bunlar İngiliz-Yahudi Medeniyetinin üç büyük gölgesi arasında fink atarlar: Amerika, İngiltere ve Avrupa Devletleri. Bunlar yerlidir. Anadolu’dandır. Ama milli olamamışlardır. Milli olmak çok farklı bir bilinç. Yerli olmakla ya da dindar olmakla hiçbir ilgisi yok. Para, kadın ve makam hastalıklarından birine bile sahip olan bir bürokrat aslında bu gölgelerden birine sığınmak zorundadır. Hepsinin önüne millete, vatana ve devlet sevdayı koyabilmek milli olabilmek demek. Bürokrasiyi yerli ve dindar ağırlıklı yapmak millileştirmek anlamına gelmiyor maalesef. Bugün geldiğimiz nokta bu gerçeği ortaya koymaktadır. Bu ayrı yazının konusu bence. Şimdilik konumuza dönelim.

İktidar Biden’a yolda yakalandı. Hatta tehlikeli bir virajda. Muhalefet de hazır keskin bir viraja hızlı girmiş bir iktidarı yakalamışken küçük bir dokunuş yapmak istiyor. Muhalefete hain diyenler de var. Ancak ben öyle demiyorum. Bence onlar, Türkiye’nin ABD-İngiltere-Avrupa ve İsrail ittifakına inanan insanlar. İngiliz-Yahudi Medeniyetini benimseyip o medeniyeti özümsemiş bir parça olmayı hedefleyen insanlar. Türkiye’nin Batılılaşma hedefine kilitlenmiş, bu hedefi asla sömürge olmak olarak kabul etmeyen insanlar. Türkiye’nin tarihinin ve dini değerlerinin onun için yük olduğunu düşünen insanlar. Sözün özü; Türkiye’nin çağdaş kalkınma hamlesini ve huzurunu bu medeniyet ile ittifakta gören insanlar. Bu hedef onları ne yapar bilemem ama bu hedefe inananlara sempatiyle bakan da diğer bir %50 var diye hatırlatmak isterim. Elbette bu hedeflere giderken şiddete başvurmayı, kavgayı, gürültüyü ve militanlığı seçenlere hain denilebilir.

Sonuç olarak süreci yöneterek istediği kıvama getirme imkân ve sorumluluğu iktidarda. Muhalefet iktidarı sertleştirmeye çalışıyorsa iktidar da bunu engellemekle, ortamı yumuşak ve hukuki bir zemine oturtmakla görevli. Örneğin, Özdağ’a saldıranları, gerekçelerini, yargılanmalarını, bunun lanetlenmesini ortaya koymak, iyi niyetini ispatlamak iktidarın görevi. Konunun küçük bir detayı bile havada kalırsa iktidara zarar yazar.  Bu nedenle, Adalet Bakanının açıklamaları çok yerinde ve yatıştırıcıydı. İyi niyetle reformlar gelmeli. Ekonomide sadece dış yatırımları kolaylaştırıcı değil, yerli üretimi de artırıcı reformlar yapılmalı. Faiz ve  dövizle kavga etmek sorunu çözmüyor. Üretimin ipine sarılmak gerek. Sermaye nereden gelirse gelsin mutlaka üretime gitmesi gerek.

İktidar ateş çemberinde. Yakalandığı virajda; Libya, Suriye, Irak, Kafkasya, Doğu Akdeniz, Ekonomi ve Kıbrıs kasisleri var. Bunları ancak ani firen yapmadan, dengeli bir yavaşlama ile geçebilir. Muhalefetin gazına gelip duygusal davranıp ergen psikolojisine girerse, uçurumun dibini boylar. Benden söylemesi.

Kalın sağlıcakla…

 

 

 


        YORUMUNUZU PAYLAŞIN