Künye Reklam
Menü
Başkent Gündemi: İktidar Üçlü Kıskaçta! | M. Sarıalioğlu
M. Sarıalioğlu

takahasfasfber61@gmail.com

Başkent Gündemi: İktidar Üçlü Kıskaçta!

İKTİDAR ÜÇLÜ KISKAÇTA

Ankara’da herkes iktidarın yeni arayışlarını konuşuyor. Kimilerine göre iktidar debelendikçe batacak. Kimilerine göre ise ilk iktidar yıllarındaki ayarlarına dönse rahatça toparlayabilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan üçlü sıkıştırma altında mücadele veriyor. Ferhat’ın dağları delmesi, Türklerin demiri eritip Ergenekon’dan çıkmayı başarması kadar zor olur mu bilemem ancak Erdoğan’ın işi çok zor görünüyor. Çözüm ise millete hizmet aşkının ve samimiyetin tekrar canlandırılmasında yatıyor. Örneğin, bakanları değiştirmek, bürokratları değiştirmek, kanunları değiştirmek bu dirilişi sağlayacak gibi görünmüyor.

İktidar üçlü kıskaçta. Kıskacın biri ekonomide dış kaynakların zayıflaması. İkincisi pandemi sürecinin iyice ağırlaşması. Üçüncü kıskaç ise Türkiye’nin Batı’nın itmesiyle boşluğa yuvarlanması. Siyasal yalnızlaşma sürecine girmesi.

Bu kıskaçları üst üste koyup bir makas gibi birbirine bağlayan vida ise seçmen. Seçmen iyice gevşemiş. Özellikle genç seçmen, Tepegöz’ün sürekli koyun talep etmesi gibi yeni şeyler istiyor. Bitmek tükenmek bilmeyen tüketim arzuları var. Geçmişi zaten bilmiyor. Gençleri memnun edip tekrar kazanmak, bu kıskaçları kontrol altına almanın ön şartı. Yani iktidarın içerde popülizmden başka çaresi yok. Beğenmese de gençlerin taleplerine kulak verecek, onların dünyasına girecek ve onların penceresinden Türkiye’ye bakacak. Gençlerin tüketim ve refah talepleriyle, üretim ekonomisini beraber yürütecek. Bu üç kıskaca göğüs gerecek ve bunu yaparken de seçmeni kaybetmeyecek. Formülün özeti bu. Burnu yere çakılma moduna girmiş bir uçağı düşmeden tekrar semalara doğru uçurabilmek. Gerçekten zor ama imkânsız değil.

YEDİ BİLİNMEYENLİ DENKLEMİ ÇÖZME ARAYIŞI

Türkiye ekonomisi 2000’li yıllar öncesinde çok daha kötü durumdaydı. Tasarruf, üretim ve ihracata yönelik ekonomi hemen hemen hiç yoktu. Türkiye yıllık harcamalarını karşılamak için vergilerin dışında kalan büyük bir kısım için borçlanıyordu. Bu borçlanma %20 leri aşan reel faizlerle oluyordu. Enflasyon %50 lerin altına hiç düşmüyordu ve borçlanma faiz oranları %70-%80 civarlarındaydı. Krizler de cabası. Ak Parti iktidarı 2002 ile 2008 arasında, önce bu kaderin belini kırdı. Kamu maliyesini düzeltti. Bütçeyi ve para politikalarını güçlendirdi. Rezervlerini artırmaya başladı. 2008 dünya ekonomik krizini de avantaja dönüştürerek borçlanma gereğini azaltmaya paralel olarak reel faiz oranlarını da makul seviyelere indirdi. Enflasyonu %20’nin altında kararlı bir şekilde tutmayı başardı. Enflasyondan arınmış reel borçlanma faiz oranlarını da % 7 civarlarına düşürdü. Güçlenen ekonomik yapının vatandaşa ve orta sınıfa yansıması da- istenildiği kadar olmasa da- gözleniyordu. Arabadan, eve her türlü tüketim ve yaşam konforu artmıştı. Devlet güçlü ekonomik yapısına güvenerek – e biraz da vatandaşının vefasını umarak- altyapı yatırımlarına daha da hız verdi. Yollar, tüneller, havayolları, haberleşme, köprüler, hastaneler, sağlık sigorta sistemleri, barajlar, enerji yatırımları derken milyar dolarlık büyük projelere başladı. Doğalgaz yaygınlaştı, hatta doğalgaz depoları bile yapıldı.

Türkiye 2008’den itibaren bir başka düzeye çıktı ve hedeflerini büyüttü. İmkânları Avrupa ile boy ölçüşecek büyük yatırımlara girdi. Erdoğan ülkenin genel şartlarını ve imkânlarını iyileştirdiğinde ekonomik refahı halka aktardığını düşünüyordu. Ancak vatandaş eline geçen maaştan başka hiçbir şeyi görmüyordu. Vatandaşı memnun etmek kolay değildi ve gördüğünden geri düşmeyi asla kabul etmezdi.

İktidarın büyük yatırımlara girmesi, ülkeye daha fazla yabancı kaynağın girmesini gerektiriyordu. Yabancı kaynaklar ise her geçen gün biraz daha düşen reel faiz oranlarından şikâyetçiydi. İçerde ise dünyadaki reel faiz oranlarını gerekçe göstererek faizlerin yüksek olduğunu söyleyen gruplar vardı. Hâlbuki bu yıllarda, özellikle “one minute” olayından itibaren Türkiye siyasal alanda da dünyada söz sahibi olmak istediğini ilan etmişti. Bu siyasi güç talebi yeni siyasal çatışmalar, gerilimler ve riskler üretmişti. Bir yandan yabancı kaynaklı büyüme stratejisi diğer yandan siyasi güç gösterileri aslında yönetilmesi zor çelişkilerdi.

Türkiye hem ekonomik büyümeyi hem de siyasi büyümeyi 2016 yılına kadar öyle ya da böyle taşıdı. Ancak 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren boynuna boyunduruk geçirilemeyeceği anlaşılınca, bu iktidara ekonomik kaynak sağlama yolları da kapandı. Katar dışında Türkiye’nin doğrudan ekonomik destek alabileceği tüm kanallar kapatıldı. Ekonominin suyu paradır ve ekonomi susuz kalmaya başlamıştı. Bugün %3 civarında bir reel faiz oranıyla borçlanabilmek krizin aşılabileceğini göstermektedir. Eskisine göre hala çok iyi durumdayız.

Siyasi başkaldırının, bağımsız, milli ve yerli siyasi anlayışın bir bedeli olacaktı ve beklendiği gibi iktidar ekonomik saldırılara uğramaya başladı. Geçmişte biriktirdiği tüm rezervleri, politik imkânları ve dostları devreye sokarak bugüne kadar bu saldırılara direndi. Ancak kaynakları dört yılda tükenme noktasına geldi. Şimdi daha karmaşık sorunun formülünü bulmak zorundaydı. Hem bağımsız, yerli ve milli politikalar, hem yabancı sermayenin ülkeye girişini sağlamak, hem içerdeki yatırımcıların dövize ve faize yatırım yapması yerine üretime yatırım yapması, hem pandeminin ekonomik baskısını aşmak hem de bunları yaparken seçmenin arkasında durmaya devam etmesini sağlamak. Gördüğünüz gibi karşımızda tam yedi bilinmeyenli bir denklem var. Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii’nin minarelerinde bu denklemleri kullandığı söylenir. Demek ki imkânsız değil! Ancak gelin görün ki böylesine karmaşık bir denklemi çözecek insan kalitesine Türkiye sahip değil. Ya da daha doğru ifadeyle, iktidar bu kalitede insanı bulup çıkaracak, görevlendirecek bir gelenek oluşturamadı. Bireysel menfaatler bir türlü milletin menfaatlerinin önüne geçemedi.

İşte iki haftadır gündemi meşgul eden ekonomik ve adalet alanındaki reform arayışlarının hedefi, bu yedi bilinmeyenli denklemi çözecek metodları bulmak. Erdoğan, denklemin ekonomik zorluklarını çözdüğü an diğer kıskaçlar olan pandemi ile mücadele ve Batı ile iyi ilişkiler kurarak yalnızlaşmayı önleme yollarını da kolaylıkla bulacaktır.

Avrupa, Amerika, İngiltere, Arabistan ve Çin gibi farklı yerlerden aynı kaynak akışını sağlamak, ekonominin beslenme alanlarını farklılaştırmak için zamana ve reforma herkesi inandırmaya ihtiyaç var. Erdoğan bu zamanı kazanmak için yine ilk olarak Katar’dan başladı. Türkiye dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olduğunda, Katar’ın bu desteklerini unutmamalıdır.

BİR SÜRE KARANTİNA ŞART

Pandemi kıskacını kırmak için sert karantina önlemlerine başvurulması zorunlu görünüyor. Aşılar kullanılmaya başlanana kadar hastanelerin çökmemesi için en az 10 günlük sert bir sokağa çıkma yasağı gerekebilir. Böyle bir uygulama salgının yayılmasını ve zaten mevcut olan durumunun kontrol altına alınmasını sağlayacaktır. Millete yalvarmakla bu işin başarılması mümkün gözükmüyor. Ekonomik olarak ortaya çıkacak zarar, şu andaki gevşek denetim sisteminden toplamda daha az olacaktır. Vatandaş istediğini yapıp sorumluluğu siyasilere atma konusunda ustadır. Her şeyi devletten ve siyasetten bekleme hastalığından maalesef kurtulamadık.

DOĞU-BATI DENGESİ

İktidarın Türkiye’yi bağımsız ve milli politikalar üretme noktasına getirmesi yalnızlaşma tehdidini ortaya çıkarmıştır. Türkiye’yi elinde oynatmaya alışmış ülkeler buna henüz alışamamıştır. Bazıları hırsından köpürmektedir. Amerika ve Fransa bu ülkelerin başını çekmektedir. Erdoğan’ın Türkiye’yi menfaatlerine odaklaması ve bağımsız bir ülke kimliğine sokması en fazla Amerika’yı kızdırmıştır. Çünkü NATO ve stratejik müttefik safsatalarına inanmayan bir Türkiye ile karşılaşmışlardır. Bu nedenle de etki alanlarındaki yatırımcıları etkileyerek Türkiye’yi ekonomik yalnızlığa itmek için harekete geçmişlerdir. Arabistan Yarımadası, Körfez ülkeleri başta olmak üzere tüm sermayedarları Türkiye’den uzaklaştırmışlardır. Fransa ise Avrupa Birliği sermayesini etkileyerek ülkeye yabancı para girişini engellemeye çalışmaktadır. Almanya da bu akıma ayak uydurmaktadır. İngiltere ise AB’nin bu agresif politikalarına uymamakta, Türkiye için yabancı kaynak potansiyeli olmaya devam etmektedir. Şu an sadece dış ticaret sistemi işlemektedir. Ancak bu yeterli değildir. Ülkeye doğrudan yabancı sermaye girişi olmalıdır. Bu ülkelerle borç alış verişi değil, yatırım süreçleri kurulmalıdır.

Peki Türkiye, Suriye’deki konumundan, Libya’daki durumundan ve Azebaycan’daki pozisyonundan vazgeçmeden bu soğukluğu nasıl giderebilir? Reform çalışmaları bu sert buzları eritebilir mi? Denemeye değer. Türkiye ancak kaybedilme noktasına kadar itilebilir. Sınırda duracaklardır.

Birileri, Türkiye’yi ısrarla doğuya doğru itiyor. Rusya-Çin eksenine sürükleyip orada radikalleştirmek ve ardından Batı’nın hedefi haline sokmak istiyor. Türkiye ise menfaatleri doğrultusunda Rusya ve Çin ekseniyle iyi ilişkiler kurarken Batı ile de müttefik kalmak istiyor. Bölgesinin liderliğini talep ediyor. Kendisine saygı bekliyor. İnsanoğlu, eskiden köle gibi kullandığı bir kişi direnip kurtulduğunda ve rest çektiğinde bir müddet bunu sindiremez. Ondan nefret eder ve onu küçümser. Onun kimlik sahibi olmasını hazmetmesi zaman alır. Amerika Türkiye’yi dile kolay doksan yıldır zenci gibi gördü. Şimdi ise yeni duruma alışamıyor. Türkiye’yi geri almak istiyor. Türkiye ise bu itilmeye karşı direnmek durumunda. Çin’in eline düşen devletlerin neleri kaybettiğini de görüyor.

Sonuç olarak; Erdoğan Batı ile doğu arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Türkiye’nin kimliğini ve statüsünü dünyaya benimsetmeye çalışıyor. Ekonomik çökme yaşamadan ve seçmenin desteğini kaybetmeden bu formülü bulması şart. Bu formülü yerleştirdiğinde, Türkiye yeni bir büyüme rüzgârı yakalayacaktır.

Batı’ya yakın ve yüksek reel faizlerle borçlandığımız günlerde Erdoğan’ı destekleyen seçmenin bağımsız, yerli ve milli arayışlara girdiğinde arkasından çekilmesini anlamakta zorlanıyorum. Ülkenin kontrolünü yeniden kaybedersek cebimize giren para bugünkü değerini de arayacaktır. Biraz da cebimize değil, ufka bakalım diyorum.

Kalın sağlıcakla…


        YORUMUNUZU PAYLAŞIN



Bu yıl sizce hangi takım şampiyon olur?

Bu yıl sizce hangi takım şampiyon olur?